Kürt Sorunu mu? İnsanlık Sorunu mu?
Ne gariptir ki sahip olduğunu sandığımız, birçok kere de sahip olduğumuz için şükrettiğimiz duygularımızı bir anda silip atabiliyoruz. Başkasının başına gelen menfi bir vak’ada hemen kendimizi düşünüp, “Aman Allah korusun” nidasını basabiliyoruz içimizden. Kendimizi onların yerine koyup bu şuurla davranmak kötü bir şey değil, bu hasletlere sahip olamamak da var. Ama eğer “benim başıma gelirse onlar da yardıma koşsun” düşüncesinde olayları karşılıyorsak, sükûnetimizi ve irademizi kaybeder, içten pazarlıklı bir hal almaya başlarız.
Ferdlerin tutumu bu yönde olunca toplumun farklı olması beklenemez tabii. Bu çürük düşünce yapısının içtimai hayattaki olumsuz etkilerinden, sonuçlarından bahsedeceğim dilim döndüğünce. Acılarımızın şiddetinin bölgesel farklılığından bahsi açmak istiyorum. Ne vakit, Ağrı’da Kars’ta birinin parmağı kesilse, İstanbul’un da canı acır. Ama Ağrı’yı, Kars’ı çok düşündüğünden değil, “peki bu felaket İstanbul’un başına gelse ne olur? Kaç kişi etkilenir? Nasıl önleyebiliriz, maddî külfeti şu kadar olur” vs. vs. Başka diyarlarda insanların, özellikle Müslümanların başına gelen felaketlerde yardıma ilk koşan millet olma özelliğini elinde tutan bizler, dışarıya gösterdiğimiz hassasiyeti, kendi ülkemizden olan ancak “başka mahallenin çocukları olan” insanlardan esirgiyoruz. Bir tiyatro sanatçısının şu sözleri ne kadar çarpıcıdır: “Benim güzel milletim, depremden sonra jeolog, battıktan sonra ekonomist oluyor. Ama bu sırada bir tuhaflık var. Aslında Tanrı bizi uyardı, Erzincan’da uyardı, Muş’ta uyardı, Varto’da uyardı, Van’da uyardı. Orada da çocuklar öldü ama bu şimdiki (17 Ağustos’taki) kadar koymadı niyeyse? Eğer o zaman o dersi çıkarıp jeolog olsaydık, belki Körfez’de bu kadar canımız yanmayacaktı. Ee eğer sen ölümde bile coğrafyaya bir değer farkı koyarsan, batarsın tabii (2001 krizini kastediyor). Bat ayrıca. Bat ki yeni bir şeyler çıksın…”

Sanatçının bu çarpıcı sözlerle yüzümüze vurduğu kusuru giderememişiz, felaketlerden ders çıkarmamışız ki aynı senaryo ile çekilmiş başka bir film bugünlerde “Kene sorunu” ile vizyonda. Evet, biliyorsunuz ki İç Anadolu’da ve Orta Anadolu’nun kuzeyinde yaygın olan ‘Kene ısırması sonucu ölümler’ az insaflı olan herkesi tedirgin etmiştir. Ama tedirgin olmak yetmez, azıcık da insan olmak lazımdır. Tokat’takinin, Sivas’takinin, Çorum’dakinin, Samsun’dakinin canı can değil midir ki derdimiz “kene istilasının İstanbul’a kayması” olmuş? Tamam, tabii ki kene istilası İstanbul’a kaymasın, tabii ki Orta Anadolu’da da bu yüzden ölümler olmasın, dünyanın en geri kalmış topluluklarında bile görülmeyen bu hastalık bizde de anılmasın. Ama azıcık insan olmak gerekmez mi? Başkasının canı yanınca feryad etmeyi biliyoruz. Ama acıyı paylaşmak nedense “coğrafi kriterlere” tabii olmak zorundandır.
Sanatçının yakınmalarını ve kene vakasını yan yana koyduğumuzda meselemizin Kürt sorunu, bölgesel sorun veya ırk ayrımı olmadığı düşüncesini daha bir benimsiyorum. Mesele, izan, insaf ve insanlık eksikliğidir. Birbirimizi düşünmemektir, aynı gemide olduğumuzu unutmaktır asıl derdimiz. Bizler insafımızın yanına insanlığımızı da almak zorundayız. . Fotoğrafın tamamına bakmadıkça, başkalarının kazdığı kuyuya hep düşeceğiz. Her depremden sonra jeolog olacağız, her batışımızın ardından ekonomist olup iktisat fakültelerimize “sen işe yaramıyorsun” deyip Amerika’dan kurtarıcı getireceğiz.
Oldu mu ya?